11 Haziran 2012 Pazartesi

Leyla ile Mecnun üstüne: Hayatın Sezon Finali Olmuyor

sigara içmiyorum oysa, kahveyi azaltalı çok oluyor, 20'li yaşların başında kalbin teklemesi hoş gelmemiş olsa gerek... ama şimdi, özellikle de leyla ile mecnun'un bana yaptığı şeyden sonra bir de o finali yapmayacaktı deyip bir sigara yakasım, en karasından bir kahveyi boğazımdan aşağı bırakasım geliyor... kendime neden yalan söyleyeyim? kendimi neden önemseyeyim? ne çok soru soruyorum; "atsan atılmaz, satsan satamam" denen yaşananlar değil, içimize düşen, içimizden geçenler hiç değil, ta kendimiziz.

insanın kendinden vazgeçme, bir başkasında kendini bulma, belki de kendini arama meselesiyle ilgili bence aşk. yoksa kimse kimsenin kara kaşına, kara gözüne değil, çünkü hayat basit değil o kadar, eksik olanı arayışımızın cilası oluyor güzellik, o kadar.

belki hayatı bir dizi saflığında yaşadığımızdan, küçük olanı az olanı sevdiğimizden büyük olandan gizliden gizliye korktuğumuzdan, kendi sokağımızdan çıktığımızda başkalarına yabancı olduğumuzdan acıtıyordu beni leyla ile mecnun, öngörülen tüm o büyük değerlerin arasında yanından geçip gidilenin aslında biz olduğumuzu ve kimsenin yanından geçip gitmediğimizi, çekip gidenlerin, geçip gidenlerin başkaları olduğunu, kendi hayatımızda bile özne olmayı beceremediğimizi, hep birilerinin bize yol gösterdiğini birilerinin bizi yoldan çıkardığını anımsatıyor bana...

vaktim çok, uzun yazacağım, uzun zamandır vaktim çok benim, belki de vaktizamanında uzun bekleyişlerim hep hayal kırıklığıyla bittiğinden, ayaza kesmiş havaların yalnız bekçiliğini yürütüyorum nicedir; yalan değil, seviyorum da bu işi... beklemenin, boş boş ekrana bakmanın, arada gelen işleri yapmanın ama aslında o işlerin hiç benim işim olmamasının, aslında bu hayatın benim hayatım olmamasının yüküyle yıkılıp gidiyorum.

sıkıcı biri mi oldum diye sorduğumda kendime cevap verebiliyorum ne yazık ki; evet. yanımdan geçip giden onlarca kaybedenin dünyasında harbici bir kaybden oldum ben, zor bir akşamüstü vaktinde sahilde inceden sarılacağı bir yavuz abi, ne bileyim bir ismail abi bekleyen. belki de onlardan biri, bir diğerini bekleyen...

ama bu final bölümündeki gitarını alıp giden yavuz'la şişesiyle yollara düşen ismail abi çok üzdü beni, yanlış kıyılara vurulmuş ömrümü gözden geçirmeye itti belki de; ama şimdi önümde bir iki zorunluluğun yükü var, belki de o yüzden, belki gitarımı da ucuza sattığımdan tek kelime edesim yok şu fani alemde... üstelik otobüsleri sevmem, yaptığım tüm yolculuklar da hüsranla bitti, nereye gideceğini bilememenin gediklisiyim üstelik.

dedim ya hayatın hep "az sakallı" tarafında olduğumuzdan belki, leyla ile mecnun biraz fazla sarstı bizi, bir ege akşamında masamıza incir koyduğumuzda da şehri istanbul'a fair play ruhuna yakışmayacak küfürler savurduğumuz akşamlarda da...

ne demiştim?

leyla ile mecnun, sanki haddinden fazla acıttı bizi. işin içinde leyla olduğundan sebep değil, muhtemelen mecnun olmanın gediklisi haline gelişimizden oldu olan, nasıl kurtuluruz bilemeyişimizden oldu. mecnunluğun sonu olmadığını bilmekten belki, belki de kimsenin leyla olmadığını, leyla'nın dahi leyla olamayacağını bilmekten gelen serserileştiren ve soru işaretlerini üstümüze yağdıran bir bilgelik geldi bu sezonun sonunda bize, belki de bu ağır geldi...

bir yandan da o iskender baba'nın düşüşünde kendi babanızın daha oturup şöyle iki lafın belini erkek erkeğe kıramamışken, keza babanıza öfkeniz hep ona sevginizi geçmiş gibi görünüp asla geçmemiş olduğundan, hayatta en çok babanızı sevdiğinizden, hasan ali yücel'e yazılmış tüm can baba şiirlerinde ona balkonda kalmış köpek yavrusu gibi bakıp "dargın mıyız" dediğinizden... aslında hiç dargıjn olmayıp size sarılacağı her anı kolladığınızdan oldu olan...

çok mu uzadı? buraya kadar gelmek sizi yordu mu?

yorulmanın ne garip bir şey olduğunu bilmiyorum, gencecik yaşımda sokağa çıkacak gücümün kalmamasını neye bağlasam, arada bir beni aldatan kalp ağrılarıma mı yoksa aradıklarımı bulamadığım bir şehrin orta yerinde dikilme pratiğime mi? sorular ne zor. üstelik çoğunuz benim henüz vardığım 25'imi çoktan aşmışsınızdır.

"hayatta en çok yapmak istediğim şey" kalıplarının yanına bir şey koyamadım, beni elimden tutup götürecek bir yol arkadaşı arıyordum, modern dünyada pek mümkün değil galiba, ne dizide yaşıyoruz ne de faturalar, beyaz eşyalar bırakır peşini insanların... bir yoldaş buldum; ama bir yol bulamadım, bulduğum hiçbir yol da gidilesi değildi zaten...

diziler gibi hayat da sezon finali yapsa dediğim zamanlardayım, sonra kimse sormasa bir sonraki sezon ne olacak, herkes bir kere hakkıyla ağlasa...

belki o zaman kendi hayatımızın basitliğini dizilerde arayıp bulabildiğimiz bu karmaşanın suratının ortasına en hakiki yumruğu atıvermiş oluruz.









not: aynısını ekşi sözlük'e de yazdım...

21 Nisan 2012 Cumartesi

Yüzün öteki yarısına seyahat


Evin bir köşesinde oturup duran biri olabilirdim; ama buna imkanım yok. Hem halledilecek bunca şey varken evde kim duracak? Memleketi ben mi kurtaracağım, yok, elbette öyle değil; ama mesele şu ki eve dönemiyorum. İnsanın dönebileceği bir evinin olmaması zor.

Giydiği beyaz elbiseyi anlatmak isterdim. Saçlarının elbisenin üzerine düşüşündeki asaleti, her kıvrımda içime sapladığı o ince okları da. Sanki, beni bir yerlere çekip götürecekmiş gibi duran ellerini de. Karşımda duruyordu, bir Ege akşamıydı muhtemelen, bizim akşamlarımızın mevsimi Egeliydi.

Sürekli gözlerimin içine bakardı, içimde bahardan çiçekler açtırırdı bakışı. Gülümseyen bir mevsimin kokusu yayılırdı sokaklarına iç şehrimin. İşte o an ne kral kalırdı ne vezir, varsa yoksa bir soytarının acemi telaşı onu mutlu etmek için.

Güzel bir kadındı tabii ki, elde tutmanın zor olmasına şaşmamak gerek, güzel kadınların kaybedilmemesi gereğine aşina olmadığımız, gözlerinde okyanus taşıyan kadınları henüz kaybetmediğimiz zamanlardı.

O zamanlar da kirli sakallıydık; ama gözlerimizde bir parıltı vardı. Oysa şimdi gözlerimizde hep kapıcıyla karşılaşmış borçlu kiracı mahçupluğu, bizimkisi aşka her daim 1-0 yenik olma hali… Uzatmaya lüzum yok.

Beyaz elbisesine çok uyan çiçekli çantasından bir bilet çıkardığında beni nereye götürdüğünü anladım. Tam da o gece çektirdiğimiz fotoğrafı cüzdanımda, buyrun bakın, ne güzel, haksız mıyım?

Bir yıldız kaydı, bir dilek  tuttum, biletin onu ne kadar uzağa götüreceği konusundaki görüşlerim beni korkutuyordu. Gördüm ve ters çevirdim, bazı şeyleri görmemek,görmezden gelmek insana iyi gelebiliyor.

Yüzüne baktığımda anlamaya çalışan bir ifade gördüm. Hayatta iki insan tipinden korkulması gerektiğini o an anladım. Verdiği acının boyutunu hesap eden insanlar bir de sarılırken sinsice uzaklara bakanlar.

Eline bir metre verip yaralarımı ölçmesine izin verecek değildim. Hem, bana ne söz vermişti ki, çocuklara isimler takmalar, sabah güneşini görene dek sevişmeler, şarap şişeleri hariç.

En sevdiği roman kahramanının adı “Nevit” olan biri elbette sevdiği insanın baharı getirmesini bekliyordu, baharı götürmekteki ısrarı neydi. Hem öyle karanlık bir ülkeye kim niye giderdi. Önce şakaya vurmaya çalıştım. Aklıma gelen fikirler arasında bineceği uçak için bomba ihbarı vermek, bavuluna saklanmak, gideceği eğitim programının Hizbullah’la bağlantısını ortaya çıkarmak vardı. Elimde pek bir şey olmadığında yaptığım şeyi yaptım, elini tuttum sessizce.

Hep kaldığımız pansiyona doğru yürüdük, annesinden gizli “arkadaşında kalma bahanesiyle” benle olduğu o zamanlarda kaldığımız o küçük pansiyonun teras katına çıkarken, o merdivenleri son kez çıkmanın yorgunluğu vardı içimde. Sabahleyin ucuz bir kahvaltı ve kimlikleri geri almak için döneceğimiz varsayıldığında bu anı dahi dramatikleştirebilirdim, iğrenç bir insan olduğu için üç gün sonra gideceğini ismi konulmamış bir aşkın en güzel tatilinde açıklaması harika oldu, üstelik en sevdiğimiz mezeleri yapan ustanın oğlu kolunu kırdığı için şarabın bile tadının kaçtığı bir akşamda.
Efendi efendi uyumak pek bize göre değildi; ama gözlerinin önünden bilet tarihleri geçen bir sevişmeye de ben yanaşmıyordum. Biraz daha içtim, tek hatırladığım yanımda yarısı ıslatılmış ve kullanılmış bir rulo tuvalet kağıdıyla uyandığım ki, ağlamışımdır, huyumdur.

Otobüse binmenin kendince zorlukları vardı elbette, bir kere kesinlikle nefret ettiğimiz bir varlık olarak bilet almak. Bileti o aldı, uzmandı tabii. Bir insanı öldürmek istediğiniz sayılı anlardan biriydi o işte. Düşündüğünüzde belki de iki yıllığına öküzün çapağına kadar yapacağı yolculuğa biletini çok daha büyük bir soğukkanlılıkla evde pijamalarıyla otururken yapmıştı, belki de o akşam sizde kalmıştı ve siz o sırada ayaklarına masaj yapıyordunuz. Cinayet duygusu güçleniyor, haksız mıyım?

Uzatmaya gerek yok, gitti. Eve falan dönmek istemiyorum işte şimdi de. Salya sümük vedalaşmamıza yine o beyaz elbiseyle gelmesinden mi yoksa kedisini bana emanet etmesinden mi bilmem, içimde bir huzursuzluk var. Galiba ayrılıklar için de hizmet vermeli şu evden eve taşıma hizmetleri. Evi öylece bırakmak olabilir mi diye düşününce inatla başlayan o garip yağmurla hesaplaşmaya başlıyor insan. Yapabilir miyim sahiden? Bu geceyi dışarda geçireyim, yarına allah kerim (mi sahiden?).

Fotoğraflarımızın turşusunu kurmuştuk, yanına al dedim, likit bir şey taşımam yasak dedi. “Likit ne” dedim, güldü. “Akışkan onun adı” dedim. İçimdeki bu gereksiz Albert Camus hissiyatını seviyordu, beni o evde son öpüşü o oldu. Belki de kırgınlığım bundan, bana sevimli biri olarak veda etmesindendi, insan sevdiği birine veda edemezdi, etmezdi.

Yağmur artarken aklıma gelen Kesmeşeker şarkılarının ardı arkası kesilmiyordu; ama ne sinema vardı ortada ne de Kadıköy’deydik. Ortada şerefsiz bir bilet vardı; ama faturayı ona kesemezdik. Bir kadının ya da bir adamın “gitme” cümlesine pek de yanaşmadığını yeni öğrendiğimiz zamanlardı. Tıpkı bunun gibi bir öğleden sonraydı, o çok güzeldi ve yüzümde yüzünün yarısını bıraktı, gerisi çürümüştü ağlamaktan, unutulmuş çiçekler gibi.