Evin bir köşesinde oturup duran biri olabilirdim; ama
buna imkanım yok. Hem halledilecek bunca şey varken evde kim duracak? Memleketi
ben mi kurtaracağım, yok, elbette öyle değil; ama mesele şu ki eve dönemiyorum.
İnsanın dönebileceği bir evinin olmaması zor.
Giydiği beyaz elbiseyi anlatmak isterdim. Saçlarının
elbisenin üzerine düşüşündeki asaleti, her kıvrımda içime sapladığı o ince
okları da. Sanki, beni bir yerlere çekip götürecekmiş gibi duran ellerini de.
Karşımda duruyordu, bir Ege akşamıydı muhtemelen, bizim akşamlarımızın mevsimi
Egeliydi.
Sürekli gözlerimin içine bakardı, içimde bahardan
çiçekler açtırırdı bakışı. Gülümseyen bir mevsimin kokusu yayılırdı sokaklarına
iç şehrimin. İşte o an ne kral kalırdı ne vezir, varsa yoksa bir soytarının
acemi telaşı onu mutlu etmek için.
Güzel bir kadındı tabii ki, elde tutmanın zor olmasına
şaşmamak gerek, güzel kadınların kaybedilmemesi gereğine aşina olmadığımız,
gözlerinde okyanus taşıyan kadınları henüz kaybetmediğimiz zamanlardı.
O zamanlar da kirli sakallıydık; ama gözlerimizde bir
parıltı vardı. Oysa şimdi gözlerimizde hep kapıcıyla karşılaşmış borçlu kiracı
mahçupluğu, bizimkisi aşka her daim 1-0 yenik olma hali… Uzatmaya lüzum yok.
Beyaz elbisesine çok uyan çiçekli çantasından bir bilet
çıkardığında beni nereye götürdüğünü anladım. Tam da o gece çektirdiğimiz
fotoğrafı cüzdanımda, buyrun bakın, ne güzel, haksız mıyım?
Bir yıldız kaydı, bir dilek tuttum, biletin onu ne kadar uzağa götüreceği
konusundaki görüşlerim beni korkutuyordu. Gördüm ve ters çevirdim, bazı şeyleri
görmemek,görmezden gelmek insana iyi gelebiliyor.
Yüzüne baktığımda anlamaya çalışan bir ifade gördüm.
Hayatta iki insan tipinden korkulması gerektiğini o an anladım. Verdiği acının
boyutunu hesap eden insanlar bir de sarılırken sinsice uzaklara bakanlar.
Eline bir metre verip yaralarımı ölçmesine izin verecek
değildim. Hem, bana ne söz vermişti ki, çocuklara isimler takmalar, sabah
güneşini görene dek sevişmeler, şarap şişeleri hariç.
En sevdiği roman kahramanının adı “Nevit” olan biri
elbette sevdiği insanın baharı getirmesini bekliyordu, baharı götürmekteki
ısrarı neydi. Hem öyle karanlık bir ülkeye kim niye giderdi. Önce şakaya
vurmaya çalıştım. Aklıma gelen fikirler arasında bineceği uçak için bomba
ihbarı vermek, bavuluna saklanmak, gideceği eğitim programının Hizbullah’la
bağlantısını ortaya çıkarmak vardı. Elimde pek bir şey olmadığında yaptığım
şeyi yaptım, elini tuttum sessizce.
Hep kaldığımız pansiyona doğru yürüdük, annesinden gizli
“arkadaşında kalma bahanesiyle” benle olduğu o zamanlarda kaldığımız o küçük
pansiyonun teras katına çıkarken, o merdivenleri son kez çıkmanın yorgunluğu
vardı içimde. Sabahleyin ucuz bir kahvaltı ve kimlikleri geri almak için
döneceğimiz varsayıldığında bu anı dahi dramatikleştirebilirdim, iğrenç bir
insan olduğu için üç gün sonra gideceğini ismi konulmamış bir aşkın en güzel
tatilinde açıklaması harika oldu, üstelik en sevdiğimiz mezeleri yapan ustanın
oğlu kolunu kırdığı için şarabın bile tadının kaçtığı bir akşamda.
Efendi efendi uyumak pek bize göre değildi; ama
gözlerinin önünden bilet tarihleri geçen bir sevişmeye de ben yanaşmıyordum.
Biraz daha içtim, tek hatırladığım yanımda yarısı ıslatılmış ve kullanılmış bir
rulo tuvalet kağıdıyla uyandığım ki, ağlamışımdır, huyumdur.
Otobüse binmenin kendince zorlukları vardı elbette, bir
kere kesinlikle nefret ettiğimiz bir varlık olarak bilet almak. Bileti o aldı,
uzmandı tabii. Bir insanı öldürmek istediğiniz sayılı anlardan biriydi o işte.
Düşündüğünüzde belki de iki yıllığına öküzün çapağına kadar yapacağı yolculuğa
biletini çok daha büyük bir soğukkanlılıkla evde pijamalarıyla otururken
yapmıştı, belki de o akşam sizde kalmıştı ve siz o sırada ayaklarına masaj
yapıyordunuz. Cinayet duygusu güçleniyor, haksız mıyım?
Uzatmaya gerek yok, gitti. Eve falan dönmek istemiyorum işte şimdi de. Salya sümük
vedalaşmamıza yine o beyaz elbiseyle gelmesinden mi yoksa kedisini bana emanet
etmesinden mi bilmem, içimde bir huzursuzluk var. Galiba ayrılıklar için de
hizmet vermeli şu evden eve taşıma hizmetleri. Evi öylece bırakmak olabilir mi
diye düşününce inatla başlayan o garip yağmurla hesaplaşmaya başlıyor insan.
Yapabilir miyim sahiden? Bu geceyi dışarda geçireyim, yarına allah kerim (mi sahiden?).
Fotoğraflarımızın turşusunu kurmuştuk, yanına al dedim,
likit bir şey taşımam yasak dedi. “Likit ne” dedim, güldü. “Akışkan onun adı”
dedim. İçimdeki bu gereksiz Albert Camus hissiyatını seviyordu, beni o evde son
öpüşü o oldu. Belki de kırgınlığım bundan, bana sevimli biri olarak veda
etmesindendi, insan sevdiği birine veda edemezdi, etmezdi.
Yağmur artarken aklıma gelen Kesmeşeker şarkılarının
ardı arkası kesilmiyordu; ama ne sinema vardı ortada ne de Kadıköy’deydik.
Ortada şerefsiz bir bilet vardı; ama faturayı ona kesemezdik. Bir kadının ya da
bir adamın “gitme” cümlesine pek de yanaşmadığını yeni öğrendiğimiz zamanlardı.
Tıpkı bunun gibi bir öğleden sonraydı, o çok güzeldi ve yüzümde yüzünün
yarısını bıraktı, gerisi çürümüştü ağlamaktan, unutulmuş çiçekler gibi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder